Çok samimi, çok sevdiğim bir dostum mezun oluyor da, yıllığı için yazı yazmamı istedi. O bu şarkıyı gönderdi ben ise yazıyı.
Nasıl geçti 10 yıl, kare kare gözümden… İçimde duygusal olsam da dışımda biraz odunlaştım herhalde ki, çok şey yazamıyorum en sevdiğim dostlarım hakkında bile.
Bazen kazandırdıklarını düşününce dünler çok iyi geliyor insana, şimdi bakıyorum da koskoca on yıl olmuş hayatıma iyilik adına en önemli şeylerden birini katalı.
Zamanla büyüdük tabi; liseli yılların ardından daha çetin yollarda yürümeye başladık. İnan o yollardaki en sakin molalar sende oldu; ben ne zaman seninle oturup iki yudum çay içip bir de dost muhabbetini dinlesem kendimde huzuru, sende tekrar tekrar iyi insanı buldum.
Hayat bize hiçbir zaman çok iyi bir gelecek vaat etmez belki ama bu kadar artıya sahip olan birinin mezuniyetten sonra mutlu, dopdolu bir hayata sahip olacağına kuşkum yoktur. Bana böyle bir yazıyı tereddütsüz yazdırdığın için ne kadar teşekkür etsem az olur.
Gözlerindeki parlaklığın, yüzündeki neşenin hiç kaybolmaması, yaşadığın her şeyin kendi şeçimlerin olması dileğimle.

POSTMODERN TEPKİLER!
Bazen de dostlar hüzne boğar (http://whatajokeisntit.tumblr.com/)
(…)Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı,
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk,
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza,
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları,
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk,
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz,
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden (…)Turgut Uyar | Geyikli Gece
Geçenlerde aradı; canı çok sıkkınmış, yorulmuş, bitkin düşürmüş hayat. Daha yaşı da gençmiş halbuki, neden böyle olmuş ki! Talih de hiç yüzüne gülmüyormuş, bazen şans da lazımmış insana. Arada bir fotoğraflara bakıyormuş; bir gülüp bir hüzünleniyormuş. Havalar da ısınmış ama içi hala buz gibiymiş, içini daha birisi ısıtamamış. Günler pek bir boş geçiyormuş, hayatı da aslında bir görev olarak görüyormuş; günü geldiğinde sıramızı savacakmışız.
Yani ‘görmüş-geçirmiş’ işte…
Gerçi ‘geçirme’ konusunda iddialı olduğunu ‘geçmiş‘ten biliyordum da ‘gördüğünü’ ben de sizden birkaç gün önce öğrendim.
Suç
Geçen hafta Ceza Hukuku hocam derse ilk girdiğinde “Seni bir yerden tanıyor muyum?” diye sormuştu ve ben de “Hayır hocam, zannetmiyorum.” diye cevap vermiştim ama aslında benim de gözüm bir yerden ısırıyordu, biraz eskilerden, 6-7 yıl öncesinden…
Geçen bir haftada, her gün dersine girmemden mütevellit, aklıma hep tanıyor olabileceğim geliyordu ama bir türlü çıkaramıyordum. Derken bugün derste Türk Ceza Kanunu’nda suçun tanımının şöyle olduğunu yazdı tahtaya:
“Suç; sistemin bozukluklarına karşı bir başkaldırıdır.”
Olum, tamam suçun yasadaki tanımının, kelimesi kelimesine ne olduğunu bilmiyoruz ama ne olamayacağını biliyoruz diye düşünürken, gayri-ihtiyari, hocaya “TCK’da böyle bir tanımın olması mümkün değil hocam, mümkünleşmişse de çok enteresan!” dedim. Hoca da mevzuyu fazla uzatmadan tahtadaki yazının altına şu ismi yazdı:
“Fyodor Mihayloviç Dostoyevski”
İşte tam da bu anda hatırladım, nereden tanıdığımı ya da en azından anımsadığımı ya da hiç olmazsa hayalimde benzettiğimi:
Hoca; otoriteye, insan doğasına, suça, cezaya, hukuk sistemine bakış açısıyla ve örnekleriyle yıllar önce Suç ve Ceza’yı okurken kafamda tasvir ettiğim Raskolvikov‘un ta kendisiydi!
Sunset Blvd. ve Abdulla Sigarası
Sunset Boulevard filminden öğrendiğimiz ve sonrasındaki araştırmalarımıza göre 50’lerin ‘kaliteli’ bir Türk sigarasıymış.

Ayrıca yine filmden öğrendiğimiz kadarıyla 50’lerde sigaralar eczanede satılacak kadar zararsız hatta yararlı görülüyor.
.jpg)
Siz de siyah-beyaz bir filmde muhteşem bir oyunculuk performansı görmek istiyorsanız hiç durmayın, hemen izleyin derim.
Şöyle Bir Silkelenmek Lazım
Kiri, pası, derdi, sıkıntıyı, otu, boku askıya alıp yine gaza gelmek lazım, yoksa vallahi sap gibi ortada kalırız, İsmail Abi oluruz mazallah!
Hayır odam var, masam var, sıcak yuvam var, karnım da doyuyor elhamdülillah… Neyin peşindeyim ben hala! Şurada dişimi sıkacağım 4 ay daha… (Bu paragrafı da babama armağan ediyorum.)
Velhasıl orta gelirli ve rakıyı bol sulu içen (dokunmasın için değil, çabuk bitmesin dîye devletinin tekel rakısı…) bir devlet memuru olmak da var, ölüm de var, zulüm de var.
Kendime atıf huyum değildir ama tespit doğru olunca mecbur kaldım.
Geçen kış gecikmişti ama biliyordum yine en savunmasız anımda vuracaktı yüzüme ve öyle de oldu; Mart ortalarında, kol kola girip hem de…
Yine gecikir mi bilmem ama bu kış da meteorolojinin morfolojisiyle uğraşırız gibi geliyor; cümlelerde, kelimelerde, oyunlarda…
Sosyal Körlük
Hepten boşlar mı olduk buraları ne? Hevesimiz mi kaçtı yoksa? Yoksa vaktimiz mi yok? Ne önemi var! Yazmak için yazmaktansa hiç yazmamak daha iyi gibi.
Sosyal körlüğün kendi götümüze göre tanımını yapacak olursak; cisimlerden ziyade cisimlerin arkasındaki faaliyetleri görememek, olayları tek boyuttan -görünen boyutundan- incelemektir. 10-15 saniye düşünürseniz bu körlerin ne kadar fazla olduğunu ve aslında birçok sorunun bu körlerden kaynaklandığını siz de göreceksiniz.
Ama bunlara da imreniyorum ben zaman zaman. (Şu an çok imreniyorum mesela…) Her boku görmenin pek de marifet olmadığını, her bokun değilse de birçok bokun farkında olmanın bir ayrıcalık olmadığını anladığım zamanlarda daha da çok imreniyorum. Şöyle somut bir örnek verecek olursak; yerdeki karıncanın yürüyüşünü, havadaki sineğin kanat çırpışını ya da üst kattaki komşunun nefes alışını duymak ne kadar mutlu edebilir ki insanı? Hayır bunun kötü yanları görünenden daha fazla aslında: Kolay kolay kimseye karıncanın yürüyüşünün, sineğin kanat çırpışının ya da üst kattaki komşunun nefes alışının sesini duyduğunu da anlatamazsın! Nasıl anlatacaksın ki karşındaki bunları duymuyorsa?
Not: Bu yazıdan pek bir şey anlamadıysanız siz de bir sosyal kör olabilirsiniz.
Şunu da çağrıştırmadı değil:
http://itssuigeneris.tumblr.com/post/5493743880/kontrol-manyag
Yaklaşın, biraz daha yaklaşın…
Kendini eleştirmeyi bilen birisine biraz daha yaklaşın, daha yakından dinleyin onu çünkü bazen sesli yapar bu eleştiriyi ve bunu duyduğunuzda “Bir insan kendine bu eleştiriyi nasıl yapabilir?” diye şaşırabilirsiniz. Şaşırmanızın sebebi de muhtemelen eleştirinin acımasız oluşudur. İşte bundan dolayı özeleştiri yapan, özellikle de bunu acımasızca yapan birini eleştirirken iki kere düşünün çünkü iki kere aynı acımasızlığı kaldıramayabilir.